İntergen'in Hikayesi

1990 yılından bugüne kurucu hekimlerimizin kaleminden İntergen'in yolcuğu

OKU

İntergen'in Hikayesi

Size güzel bir başarının hikayesini anlatacağız.. Neler yaşandı, ne krizler atlatıldı... Tahmin edeceğiniz gibi tüm detayları dedikodularıyla birlikte anlatmamız çok mümkün değil. Ama arkanıza yaslanın, gelin bir zaman yolculuğu yapalım. Bir bakalım kimdir İntergen, nasıl başladı, neden kuruldu, nereye geldi, nereye gitmeyi planlıyor. Gençler, siz daha dikkatli okuyun. Gerçek anlamda “Sıfırdan başlama” hikayesini bu yazıda yaşayacaksınız.

Serdar ve ben, anneleri ev hanımı olan bir astsubay ve bir işçinin en küçük çocukları olarak hayata başladık. İkimiz de ailelerimizin “Okumak zorundasın, benim sana verebileceğim en kıymetli şey iyi insan olmanı sağlamak ve okuyarak ayaklarının üstünde durabilmendir” diyen iki benzer değerlere sahip ailede büyüdük. Üniversite sınavında ikimizin de hemen hemen aynı sayıda soru yapması, aynı puanları almamız ve Ankara Tıp’ta numaralarımızın bile yan yana olması bir tesadüf müydü yoksa görünmeyen bir gücün desteği mi bilmiyoruz. Ama bu güzel tesadüfün okulun ilk günü tanışıp bu yolculuğa birlikte başlamamıza katkısı olmuştur. Ankara Tıp yolu düşen herkes çok iyi bilir ki gerçekten okuması çok zor, iyi hırpalayan ama “deontoloji”si tam doktorlar yetiştiren bir kurumdur. Bu vizyonla okula başladığımızda, 1. sınıfta daha ilk aylarda Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalından Prof. Dr. Bekir Şaylı’nın yanına her fırsatta gitmeye başladık. İlk hekimlik kültürümüzü de ondan aldık. Hayatımız boyunca da bunu uyguladık. Hoca, “Benim en önemli görevim siz öğrencilersiniz” derdi. Biz de o gün bugündür bayrağı hocamızdan alarak bir şeyler öğrenmek isteyen herkese kapımızı açtık. Eğitim verirken tek şartımız vardı. “Siz de bayrağı bir sonraki istekli bilim insanına vereceksiniz” dedik.

Daha öğrenciyken projeler, yayınlar yapmaya başladık. O yıllarda genetiğin belki en renkli alt dallarından biri olan “popülasyon genetiği” çalışarak başladık. Hocalarımızla köylere gidip çalışmalar yaptık. Anadolu’daki o güzel insanların bize yaklaşımı, insanlara faydalı olabilme duygusu mesleğimizi daha o yıllarda sevmemizi sağladı.

Okulumuz bitince iki genç doktor olarak hayatımızı birlikte geçirmeye karar verdik ve ikimiz de daha ilk günlerden bize bulaşan “genetik” virüsü ile genetikçi olmaya karar verdik. İlk görev yerimiz olan Kayseri ve sonra Ankara Zekai Tahir Burak Doğumevinde olmak üzere 15 yıllık devlet memuriyeti tecrübemiz, mesleğimizdeki ve hayat koşumuzdaki en büyük güçlerimizden biri oldu. İkimiz de biraz hiperaktiftik sanırım, gittiğimiz yere de ayağımızı sürüyerek girdik, insanüstü bir güçle çalıştık ve yüz binlerce hastanın hayatına dokunma şansımız oldu. Bu yoğun tempoda çalışırken iki güzel çocuğumuz oldu. Çocuklarımızı da babalarımızın bize verdiği en önemli mirasla yetiştirmek için “iyi insan” olmaları için elimizden geleni yaptık. Kalbinde şefkat hissi olan, hak yemeyen ve bizce belki çağın en kötü hastalığı “narsizm”den onları uzak tutmaya çalışarak yetiştirdik. İkisi de genç erişkinliklerinden beri ayakları üzerine basabilen, çalışarak okuyan gençler oldu. Bugün oğlumuz Ege elektronik mühendisliğini seçerken, kızımız Beste ise doktor olmayı seçti. Yolları açık olsun. Umarız ki takip eden yıllarda yolları İntergen ile kesişir ve İntergen için de güzel şeyler yaparlar.

Sene 1997, Ankara’ya taşındığımızda, “bir genetik enstitüsü” fikri kalbimizde şekillenmeye başladı. O yıllarda bugün de tartışmalara yol açan “performans” diye bir şey yoktu. Biz de 1994 den itibaren ülkemizdeki tüm krizleri maalesef yutkunarak yaşadık. Sıfırdan başladığımız için evlilik borçlarımızı yeni yeni bitiriyorduk yani anlayacağınız hiç paramız yoktu. Ailelerden maddi destek alma şansımız da olmayınca iki genç doktor olarak bir oluşum için adım atmak çok kolay değildi. İki yıl geri ödemesiz Halk Bankası kredisi aldık ve 1999 yılında kızıma hamileyken İntergen’in temelini attık. Ankara’nın en güzel parklarından biri olan Kuğulu Park’ı gören 80 m² bir alanda doku kültürü, kromozom analizi ve hasta muayenesi yapılan “tanı merkezi”mizi açtık. Her ne kadar o günkü koşullarda kabul görmediyse de bize isimdeki “tanı” kelimesi yetmedi. O gün şirket ismini “Tanı, Araştırma ve Uygulama Merkezi” olarak belirledik. Bu yüzden de ilk günden itibaren merkezimizi bir enstitü perspektifinde büyütmeye çalıştık.

Sene 1997, Ankara’ya taşındığımızda, “bir genetik enstitüsü” fikri kalbimizde şekillenmeye başladı. O yıllarda bugün de tartışmalara yol açan “performans” diye bir şey yoktu. Biz de sıfırdan başladığımız için borçlarımızı yeni yeni bitiriyorduk yani anlayacağınız hiç paramız yoktu. Ailelerden maddi destek alma şansımız da olmayınca iki genç doktor olarak bir oluşum için adım atmak çok kolay değildi. İki yıl geri ödemesiz Halk Bankası kredisi aldık ve 1999 yılında kızıma hamileyken İntergen’in temelini attık. Ankara’nın en güzel parklarından biri olan Kuğulu Park’ı gören 80 m² bir alanda doku kültürü, kromozom analizi ve hasta muayenesi yapılan “tanı merkezi”mizi açtık. Her ne kadar o günkü koşullarda kabul görmediyse de bize isimdeki “tanı” kelimesi yetmedi. O gün şirket ismini “Tanı, Araştırma ve Uygulama Merkezi” olarak belirledik. Bu yüzden de ilk günden itibaren merkezimizi bir enstitü perspektifinde büyütmeye çalıştık.

O yıllarda sadece sitogenetik testler yapılabiliyordu. Biz de sitogenetik testleri merkezimizde kurduk. “Kime genetik test yapılması lazım? Klinikçiler ne zaman bir hastalarında genetik hastalık düşünmelidir?” çok fazla bilinmiyordu. Biz de bütün branşlardan doktor arkadaşlarımızla deneyimlerimizi paylaşarak, onların deneyimlerini dinleyerek neye ihtiyaçları olduğunu öğrenerek testleri geliştirmeye başladık. Moleküler testleri o zaman yapamıyorduk ve tüm testleri yurt dışına gönderiyorduk. O yıllarda tüm hastalarımızı Avrupa’da bir laboratuvara gönderiyorduk. Testler için de gerçekten ciddi paralar veriyorduk. Avrupa’daki bu laboratuvar o yıllarda kendisi kısıtlı sayıda test yapabiliyor, çoğu test için Avrupa’daki başka laboratuvarlardan hizmet alıp bize satıyordu. Bu da kanımıza dokunuyordu. En çok bizim ülkemizde görülen hastalıkların bile tanısını yurt dışında koymak hem maddi olarak hem zaman olarak sıkıntılara yol açıyordu. Biz de yıllar geçtikçe kazandığımız tüm parayı laboratuvarlarımızı geliştirmek için kullanmaya başladık. Hatta bizim çalışmalarımızı gören Belçika’daki anlaşmalı laboratuvar o yllarda “Siz bizden daha iyisiniz, kalitelisiniz ve maliyetleriniz de daha uygun, bizim merkezimizi satın almalısınız” diyecek bir noktaya geldi. Bu durum gerçekten bizi çok mutlu etti. O yıllarda da paramız olmadığı için ve tüm kazancımızı kendi laboratuvarımızı geliştirmeye harcadığımız için Belçika’daki laboratuvarı satın alamadık. Canla başla ülkemizde çalışmaya devam ettik.

Sene 2008, moleküler laboratuvarını kurmaya karar verdiğimiz yıldır. Çalışmalara minik adımlarla başladık. Bir yıl sonra, 2009 yılında da moleküler laboratuvarımızın prensi Sanger dizi analizi cihazımızı bünyemize kattık. O yıllarda o kadar az kişi bu cihazları kullanabiliyordu ki Serdar’ı laboratuvara kapattık. Bir hafta bütün detaylarını okudu. Sonra denemeler yapmaya başladı. Kısa süre içinde de çalıştırmaya başladık. Evet, artık genleri merkezimizde dizilemeye başlamıştık. Sık görülen hastalıkları tasarlayarak çalışmaya başladık. Yurt dışına örnek gönderme oranlarımız günler içinde düşmeye başladı. İşte hayallerimiz gerçek olmaya başlamıştı.

Merkezimizi yavaş yavaş büyütüyorduk. Doğumevinde çalışmamızın deneyimiyle yıllarca doğum öncesi tanı ve infertilite çalışmaları hep ön planda gitti. Yıllar geçtikçe “kanserde genetik testler”in önemi artmaya başladı. Kanser, genetik testler olmadan yönetilememeye başladı. Bu dönemde kanser hayatımıza girdi. Ancak solid kanserleri çalışacaksanız iyi bir patoloğa ihtiyacınız vardır. Biz de bir anda yine cesur bir karar verdik ve “patoloji laboratuvarı”mızı kurmaya karar verdik. Merkezimizde alanlarımız zaten bize ancak yetiyordu, bu yüzden Tunalı Hilmi Caddesinde tanı merkezimize yakın 35 m² küçücük bir patoloji laboratuvarı kurduk. Sene 2009, ikinci el cihazlara paramız yetti. Ama olsun, biz çok mutluyduk. Sonra kanser çalışmaya başladık. Kanser çalışanlar bilir. Hangi testi çalışacaksanız çalışın, öncesinde dokunun değerlendirilmesi çok önemlidir. Dokunun neresi kanser hücreleri içerir? Kanser hücrelerinin oranı nedir? Doku kanlı mı? Doku nekrotik mi? Bu bilgiler çalışmayı ciddi etkiler. Yani biz, birçok genetik merkezinin sahip olamadığı bir şeye sahip olarak kanser çalışmalarımıza başladık. Ne çalışacağımızı, dokunun neresinden çalışacağımızı, mutasyon oranlarını nasıl değerlendireceğimizi bilerek çalışmalarımızı planladık. Bugün patoloji birimimiz tüm immünhistokimya boyamalarını yapan, aylık çok sayıda hasta bakan genetik laboratuvarlarımızla sırt sırta çalışan önemli güçlerimizden biridir.

Tekrar dönelim 2010’lara… Büyümeye devam ediyoruz. O zaman personel sayımız 20. Çok iyi eğitimli, çok zeki gençler ekibimize katıldı. Her mecrada ve her zaman söylerim ki çalışma arkadaşlarımız İntergen’i bu günkü İntergen yapan en büyük gücümüzdür. Test çeşitliliğimiz giderek artmaya başladı. 2012 yılında Dünya’da da yeni başlayan trend “Yeni nesil dizileme” yapmamız gerektiğine karar verdik ve hala göz bebeğimiz olan Miseq cihazı (Türkiye’deki ilk cihazdır) laboratuvarımızda yerini aldı. Bu adım, İntergen’in yönünü belirleyen en önemli adımlardan biriydi. Çünkü bu adımla birlikte yönümüzü daha kimsenin adını ve ne olduğunu bile bilmediği “nadir hastalıklar”a çevirdik. Sonra attığımız her adımı bu konudaki bilgi ve tecrübelerimizi artırmaya yönelik yaptık. Aynı dönemde tanı koyduğumuz hastalarımızın preimplantasyon genetik tanı çalışmalarına da başladık.

Merkezimizi açtığımız günden itibaren tanı yanında Ar-Ge yapan çok sayıda gence eğitim veren bir merkezdik ama artık kabuğumuza sığmamaya başlamıştık. Daha büyük alanlara ihtiyacımız vardı. Biz de bize uygun bir bina aramaya başladık. Ankara’da 300 tane bina gezdik. Onun ulaşımı zor, onun masrafı fazla, onun otoparkı yok, o küçük, o çok büyük… Sonunda bize en uygun binayı bulduk. Kuğulu Park’ımıza ve Tunalı Hilmi’deki nostaljik mekanlara veda ederek şimdiki merkezimiz olan Mustafa Kemal Mahallesi’ndeki binamıza 2018 yılında taşındık. Artık hastalar park yeri sorunu yaşamamaya başladı. Artık Ar-Ge’ye ayrı bir alan ayırabildik. Artık patoloji birimimiz yanı başımızda olabildi. Artık doku tipleme laboratuvarımızı açabildik. 2018 yılında artık 90 kişi olmuştuk. Bize ait 7 katlı bir binamız vardı. Hayallerimiz yavaş yavaş gerçekleşiyordu. 2019’da 20. yıl kutlamamızı ve bina açılışımızı birlikte yaptık. O gün Anıtkabir’de gururla deftere yazarken de “Daha bitmedi Atam bu yolda devam edeceğiz” dedik.

Yeni bina bizim için çok ciddi bir karardı ve ödümüz kopuyordu ama hayallerimize giden yola bu riskleri alarak ulaşılabilecektik. Masraflarımız çok arttı. Sayımız arttı, kiramız arttı, bir de üzerine 2020 yılında herkesle aynı anda bir pandemi ile savaşmak zorunda kaldık. Tabii ki Covid bizi de çok kötü hırpaladı. Gelirlerimiz çok azaldı. Ar-Ge sadece Covid’e yöneldi. İnsanlar mutsuz. Biz mutsuz. Bir de yeni bina, artan masraflar… O dönemde seyahatler bitti. Eğitimler Zoom’dan olmaya başladı. Altımızda pijama, üstümüzde gömlek eğitimler verdik. Her şey değişti. Sevdiklerimizi kaybettik. Hayata bakışımız değişti. Nefes almanın önemini hatırladık.

Covid bizi durdurmadı. Hadi bakalım silkinme zamanı dedik. O yıllarda en büyük testlerimizden biri olan ekzom sekanslama testi için veri üretimini bir dış merkezde yaptırıyorduk. Kendi bünyemizde yapmadığımız testler kontrol bizde olamadığı için hep başımızı ağrıtıyordu. Bu sebeple bu testleri merkezimizde yapabilmek için büyük dizileme cihazları temin ettik. Önce MGI 400, sonra MGI’ın en büyük cihazı T7’yi bünyemize kattık. En son olarak da genom analizlerinde belki son nokta olan “Uzun okumalı tüm genom çalışmaları” için PacBio cihazını aldık. Böylece Türkiye’de ilk uzun okumalı tüm genom verilerinin üretilmesini sağladık. Artık tanısız hastaların tanı alma şansı çok daha artmış oldu. Yurt dışına test/örnek gönderimi bu atraksiyonla birlikte son bulmuş hatta bir çok ülkeden artık bize test gelmeye başlamış oldu. Bir anda farklı bir boyuta geçtik. Yapabildiklerimiz, yapabileceklerimiz bir anda arttı.

Bu koşturma içinde dönüp izlediğimiz yola baktığımızda “Biz hangi konuda iyiyiz, bizi nasıl tanıyorlar?” diye sorduğumuzda: Cevap çok netti. Bizim ne koşulda olursa olsun “önce hasta” yaklaşımımız ve klinikçiler için ulaşılabilir olmamız bizim öne çıkan kimliğimizdi. Hem klinikçileri hem de hastaları çıkan laboratuvar testleri ile baş başa bırakmayıp elimizden geldiği kadar bilgilendirerek danışmanlık vermeye çalışan bir ekiptik. O zaman bu yönümüzü daha da güçlendirmeliydik. Kadromuza çok güçlü isimler kattık. Ekibimizi yetiştirdik.

2025 yılı Kosova ve Özbekistanda şubelerimizi açtığımız heyecanlı bir yıl oldu. 2026 yılında ise ülkemizin en güzel şehirlerinden Antalya’da bir Merkez açtık.

1999 yılında çiçeği burnunda iki doktorun bir hayali vardı. Bu ülkeye bir şeyler katmak, genetik hastalığı olan hayatlara destek vermek. Ülkemizde “nadir hastalıklar”ın adını belki ilk duyuran ve kullanan, tüm gençlere de kulak alışkanlığı olsun diye kullandıran, 6000 den fazla hastalığın tanısını kendi tasarladığı kitlerle koyan, bir milyona yakın hasta değerlendiren, küçüklü büyüklü 100’den fazla projeye katkıda bulunan ve 10’larca projeyi yürüten, binlerce kişiye eğitim veren bir kurum olduk. Bitmedi tabii, daha yapılacak çok şey alınacak çok yol var. Burada kısaca özetlediğimiz 1999 yılında başlayan hikayemizi yazarken Cumhuriyetimizin kurucusu sevgili Atamızın çalışma zorlukları için söylediği sözler hep aklımızdadır:

“Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın.”

Yaptığımız iş gerçekten çok güzel. Kucağına sağlıklı bebeğini alan annenin size sıcacık minnettar bakışının yerini alabilecek hiç bir şey yok. Kanser tanısı konan birinin tedavisini planlayıp hayat süresini hayat kalitesini artırmak ve çocuğunun büyüdüğünü görmesini sağlamak müthiş bir duygu. Hastalıkları olmadan önlemek, tanısız hastalara tanı koymak, hasta ailelerin yanında olmak. Biz bu yolda yürümeyi seviyoruz. Ülkemizde ve Dünya’da genetik hastalıkların tanı ve tedavilerinin planlanması çok önemli. Yıllar içinde çok ciddi bilgi birikimimiz oluştu. Bu süreçte Amerika ve Avrupa’dan ciddi teklifler aldık. Ama biz ülkemizde yaşamak istedik. Tüm gücümüzü ülkemizde birşeyler yapmak için kullandık. Biz bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Sıfırdan başladık bu uzun yolda çok zor zamanlarımız oldu. Ama pes etme lüksümüzün olmadığını düşünüyoruz. Ekibimiz önce X kuşağıydı sonra Y kuşağı şimdi de Z kuşağından bilim insanları ile el ele çalışıyoruz. Her kuşak kendi özellikleri ile çalışmalarımıza yeni renkler katıyor. Birbirizi eğitiyoruz. Birbirimizi hep daha iyi noktalara taşıyoruz. Bu yazıyı okuyan, okumayan, bizden eğitim alıp, eğitim bayrağını ileriye taşıyacağına söz veren, bizimle temas eden yüzlerce genç var. Onlara da tekrar seslenmek istiyorum. Bayrağı hep beraber taşımaya devam edeceğiz.